• badekilinc

Ve Aşk Ölür 'BİLDİKÇE'

Bilinmezlik… gizemli, tedirgin edici aynı anda. Neler olacağını bilememek, bana ne olacağını önceden kestirememek bazen ürkütücü ama sürprizli, canlı ve heyecanlı da. Neden bu kadar korkutucu bilmemek? Savunma mekanizmalarımı çalıştıramayacağım kaygısından mı, tehdit altında hissetmekten mi, kendimi nasıl koruyacağımı kestirememekten ve korunamayacağım, zarar göreceğim telaşından mı? Ölümle karşılaşırsam diye mi? Acı çekmeye -ki kanımca bu ölüme nazaran daha baskın bir duygu- karşı gardımı alamam diye mi? Bilmiyorum belki hepsi, ya da başka başka nedenler sayabilirsin bana sevgili okur. Kimseler yokken etrafta, önce bir fısıltıdır bilmemenin tedirginliği, yavaş yavaş çığlığa dönen. Köye gittiğimde, dağlara çıkıp yazı yazmayı çok seviyorum. O dağa çıktığım günlerden biri geldi aklıma. Yazı yazarken, gövdesinin ortası kırmızı, başı ve çatallı kuyruğu siyah, ağzındaki kanca sarımsı siyahımsı tehlikeyle parlayan bir böcek, kâğıt üzerindeki kelimelerim üzerinde gezinmeye başlamıştı. Kâğıdı silkeledim artan kalp atışımla, düştü ve gitti. Benim ağzıma gelen yüreğim hala hızlıydı. Bilmediğim bir yaratık, hem de çocukluğumda izlediğim korku filmlerindeki katil karıncalardan da büyük… Ya derimin içine yumurtasını bırakırsa, ya koynuma veya pantolonumun paçasından içime giriverirse. Bırrrr! Bilmiyorum ki, ya beni hart diye ısırıp oracıkta cansız bırakıverirse. Yahu böcek düştü çoktan ama bilinmeze karşı temkinli, o yaratığın tehlikeli olduğunu “bilen” zihnim hâlâ kuruyor da kuruyordu. Toprağa baktım, kımıl kımıl, çeşit çeşit hayat oynaşıyor otlar arasında. Bilmiyorum, kim bilir ne canavarlar var, o kuru dikenler, soğumuş taşlar altında. “Ahh be kızım” dedim kendi kendime, “Ya hop oturup hop kalkacak, sonunda topuklayıp eve kaçacaksın ya da biraz güvenmeyi deneyeceksin. Bilmemeye bir şans verip, mis gibi dağın, taşın, otun, ağacın evrenine açık olacaksın.” Ehhh tahmin etmediysen sevgili okur, elbette kaldım. Doğayla haşır neşir olmak, onunla çalışmak, hem öğretiyor, hem de güven kazandırıyor bana. Arkadaşım, bu demek değil ki git de delik deşik olmuş akrep kaynayan toprağa at kendini. Biraz dinlemekten, yaşamın enerjisinin seni yönlendirmesinden, güdülerinin-sezgilerinin rehberliğini kabul etmekten, bilmediğin duruma temiz gözlerle açıklıkla bakıp ne olacağını bilemeden, bilinmezliğin koynuna başını samimiyet ve güvenle yaslayıvermekten bahsediyorum. Zihin bilmek, ayrıştırmak, kategorize etmek ve taktik belirleyip kendini yani seni güvene almak ister. Olabileceklerden korunduğunu düşünürken cancağızım, yaşamanın tedirgin, gizemli, coşkulu, ulviliğinin misk kokulu esansından yani hissetmekten, fark etmekten, yaşamaktan da korunursun. Korunurum yani, aman ha kendimi senden ayırdığımı sanmayasın. Ha sen ha ben, ayrı gayrı mıyız ki? Hem “ayrılık” ne ayol? Bu başka bir mevzu, hiç girmeyeceğim ve bu seferlik bu derin konuyu üstatlara bırakacağım. Zihin tanımlar, tanımladıklarını kavanozlara koyup, üzerlerini etiketler; şaşırma olasılığını yok eder; hayranlık hissini kesip üzerine beton döker. Bu kadar tanım, o an olanın yüreğine temas etmesini, hücrelerine dokunmasını, o mucizevî şaheser içinde dans etmeni engeller. Ama güvenli, tanıdık bir alanda seni rahat ettirir, “Ohhhh biliyorsun işte artık, her şey kontrol altında, güvendesin dostum” der sana. Bu bir masa, bu yeşil bir yaprak, mavi bir deniz, kibirli bir insan, bu ise pöffff şöyle bir kadın-adam, sen de zaten şu şu özelliklere sahip falan filan yanları olan birisin. Oh be her şey tanımlandı, şimdi iç kahveni. Ahh be dostum keyif mi kaldı yahu, tanımlar içinde bir hapishanede közde pişmiş dünyanın en leziz Türk kahvesini içsen ne yazar. Canlılık hissi kayıp, coşku vınlayıp gitmiş, hele merak hak getire, ardında tozu bile kalmamış. Güvenli de olsa buna yaşamak mı denir şimdi yani? “Artık biliyorum” der ve ölürsün. Bilmemek bu kadar mı ayıptır da, biri bir şey sorduğunda bilmiyorum demek yerine hemen nefes bile almadan cevap yetiştirmeye çalışırız, sanki tabakhaneye… ah söyletme şimdi beni. Yahu yol sorarsın. Kardeşim bilmiyorsan bilmiyorum de, canın mı çıkar? Yok, illa bir şeyler söyleyecek ve seni yanlış adrese gönderme pahasına “bilmiyorum” demeyecek. Bilememek ayıp sanki. Her şeyi bilmeliyiz güya, sanki bu mümkünmüş gibi. Hem ayıp ne ayol? Tanıştığın insanlarla tekrar bir araya geldiğinde, o insanı bildiğini varsayarsın, onlara dinleyişin, ona bakışın geçmişte onun adına kavanozladığın bilgi birikintilerinden süzülendir; yani o an orda değilsindir aslında dostum, haydi kabul et. Sadece hafıza raflarından, tanımladığın birilerinin kafa kâğıdını çekip çıkarırsın. Her an yeni, o insan her an yeni, sen her an yenisin. Yeniden merakla açılmayı denemek yorucu mu gelir ki hafızamızda kurduğumuz hikâyelerin karakterleriyle olmayı tercih ederiz? Kendimize, o an olana yeni cevaplar vermek için olanak tanımak çok mu tehlikelidir? Kontrolü kaybetmek hatta bırakmak bu kadar mı öcüdür? Her an her şey değişiyor. Mevsimler, doğa, düşünceler, hisler, tepkiler, cevaplar, yaşadıklarımız, biz… Bu kadar değişkenlik içinde neyi bilebiliriz ki? Neyi bilmek ve bu bilgiyle neyi elde etmek istiyoruz ki Allah aşkına? Neyden kaçıyoruz, neyden korunuyoruz “bilmekle”, bildiğimizi var saymakla? Biliyorum dersin ve ölürsün. Bilmediğimiz; bilmeye çalıştıkça, sadece kendi algılarımızın sınırlarının elverdiği kadar ve çerçevesinde bildiğimizdir. Nasıl olur da, bu sınırlı algılarımızla sınırsız, sonsuz çeşitliliği bilebileceğimizi, taktikler belirleyebileceğimizi, başımıza gelenleri kontrol edebileceğimizi, o insanın ne demek istediğini, bir olayın sebebini, niye böyle olduğumuzu, oraya gidince nasıl davranıp ne konuşacağımızı, ilişkimizde zaten o insanı çok iyi bildiğimizi tanıdığımızı sanabiliriz? Ama sanırız canım okuyucu değil mi, hem de kolaycacık kanarız sandığımızın gerçek olduğuna. Sandıkça da öldürürüz sevdiğimizi, kendimizi. “Biliyorum” sadece geçmişte senin algına göre depolanmış çer çöp arasında eşelenip eşelenip, eşelendikçe cansızlaşmaktır. Yeni hiç bir şey yoktur orada, sadece küflü tanımlar kaynar fokur fokur. Bu biliyorum algısıyla ne denize, ne doğan güneşe, ne geceye, ne kuşa, ne böceğe, ne hayatındaki canlara ne de kendine sevgi ve şefkat sunabilirsin. Hayranlığı, muhteşem varoluşun engin, zengin, derin hissini, merakı, yaşam coşkusunu uzaklara yolcu edersin. Yolcu ederim be canımın içi. Kendinedir aslında senden çıkanların yönü. Kendini tanımlarsın, beyninin içindeki klasörlere kapatır, o klasörün yerini diğer klasör kategorilerine göre yerleştirir, hayatını da belli bir dosya içine tıkar… Ah yorucu yahu, değil mi canımın parçası? Hisseden yanın dinlenir, rahatlar, enerji akışıyla huzura ererken; tanımlamalarla-akıl yürütmelerle, analizler ve çözümleme çabalarıyla kan ter içinde kalan yanın yorulur, tükenir, tüketir.


'Biliyorum' diye yaşadıkça ölürsün, beni de öldürürsün kendi içinde.

Bilmiyorum diyebilir misin? Bilmemeyi ve içinde bulunduğun anı yaşamak için olduğun yerde olabilir misin? Açıklığa kendini davet edebilir misin? Kendine, sürekli yenilenen ana temiz bir zihinle katılma fırsatı verebilir misin? Ara sıra be güzelim, deneyebilir misin? Bu karşılaşmamızda yeni, bilmediğin bir bana gel. Beni tanımadığını varsay; yaşamın o anki yeni diliminde, o anki yeni esintilerini benimle paylaşmak için gel. Ya da hiç bir şey için gelme, yani sebepsiz gel; nedeni ve sonu zihninde belirmeden gel, bilmeden gel; o an olan her neyse o an içinde benimle kucaklaşmaya gel. Hevesle, merakla, coşkuyla gel. Tozsuz bir kulakla dinleyerek, bu yeni halimizle yeni olan andan bir kahve pişirip yudumlayalım. Hüp diye değil ağır ağır, tada tada, tattıklarımıza hayran hayran içelim. Olur mu?

“Aşk, bilmemek ve kendini bu bilmeme halinin tatlı, canlı, coşkulu kollarına bırakıvermektir; tümüyle bilinmezlik içindeyken bile, aşk hali içinde, her şeyin, o an tam olduğunu bilmektir” diye boyumdan büyük bir cümle kuruvereyim hadi. Çocuklar âşıktır yaşama. Bilmemek, merak, heves, araştırma onları aşkla bağlar hayata. Büyürüz, biliyoruzdur artık ve aşk ölür biz bildikçe. Tıpkı sevgilimizi onu artık bildiğimizi sanarak, aşk köşkümüzde öldürdüğümüz gibi can da azar azar çeker suyunu damarlarımızdan. Ama yine yeniden aşk olur, bilmediğimizi kabul ettikçe.


Bilinmeze yer açabilir misin? Bilmeme haliyle ara sıra da olsa rahat olmayı deneyebilir misin? Kısacısı dostum varoluşu kontrol edebileceğini zannetmekten vazgeçip, o senin karşında ağır ağır soyunurken kendinden geçip hevesle kendini ona bırakabilir misin, çözmeden, ayrıştırmadan, tanımlamadan… bilmediğini kabul ederek? Varoluşa güvenle teslim olabilir misin? Olabilir miyim? Bilmiyorum.



(kuraldisidergi' de pek çok yazım hala durmakta. yeni düzenlemeler yaparak bazı yazılarımı yeniden burada paylaşmaktayım.)


















19 görüntüleme